'Aşk ve Sevgi'

Evlilik Ne Zaman Biter?

Bir yastıkta kocamak için atılır imzalar. Ancak elimizde tek yastık modeli olmadığından, iki yastığa tek muamelesi yapmak zorunluluğudur evlilik!Evlilik, heyecanlı bir başlangıçtır. Zaman geçtikçe sorumluluklar artar. Sadece kendilerinin evlendiğini düşünen çift anlar ki, işin içinde aileler, akrabalar, komşulara kadar uzanan bir sosyal çevre vardır. Senin ailen, benim ailem, seviyorlar, sevmiyorlar, şöyle dediler, böyle dediler… Çevrelerinden gelen etkiyi içlerinde yaşamaya başladıklarında, aşklarının ortasına dikenli bir tel geçirmişler demektir.

Evliliğe karar verildiğinde bilinmesi gereken, bu kurumun tek boyutlu olmadığıdır. Her yönden girdisi olan, her olaydan etkilenen bir kurumdur evlilik. İşin çevre faktörü, olmazsa olmazları, rolleri ve duygusal boyutu vardır.

Evliliğin ciddi sorunları arasında iletişim yer alır. Nikaha kadar muhabbet kuşu gibi hiç susmadan şakıyan çiftler, aynı evin içine girdikten kısa bir süre sonra dut yemiş bülbüle dönerler. İletişimsizlik, evliliği ve tüm ilişkileri parçalayabilecek güce sahiptir.

Evliliğin bir yerinde iletişim sorunu yaşayan çiftlerin, bu kaostan çıkmalarının bir yolu da, duygusal zekalarını kullanmalarıdır. Peki, duygusal zeka nedir? Karşındakini anlama, algılama ve kendini ifade edebilme becerisidir.

İnsanlar genellikle olaylara iki şekilde tepki verirler: Mantıkla ve duyguyla! Genellikle, mantıkla hareket eden kişileri alkışlarız. Duygusal tepkilerinden yola çıkarak davranış geliştirenleri ise, çaktırmadan küçümseriz. Oysa ne kadar önemli bir noktayı atlarız! Aldığımız kararların ve davranışların altında, mantık çerçevesine oturtulmuş duyguların imzası vardır. İnsan, kendine yapılan bir harekete karşılık vermeden önce duygularını irdeler. Hislerinden aldığı mesaj, düşüncesini geliştirir ve sonuçta düşüncesini eyleme döker.

Evlilikte, duygusal zekayı geliştirmek ve ilişkinin içine yerleştirmek çok önemlidir. Karşımızdaki insanın gözlerinden dünyaya bakmak, onun algıladığı şekilde olayları anlamaya çalışmak, aslında ne kadar çok sorunu çözer, iletişime yeni bir boyut getirir, değil mi?

Bugün konumuz evlilik olduğu için onun üstünden yola çıkmış olsam da, işin aslı, empati tüm ilişkiler için olmazsa olmaz bir kuraldır. Hayat ne kadar bizi yorsa da, sevdiklerimizi anlayabilecek zamanı ayırmak görevimizdir.

Hayat sizi ne kadar zorlarsa zorlasın, onu atlatacak gücü bulmak için koşacağınız kişi, yine eşinizdir. Duygusal zekanızı kullanmayı öğrenin ve eşinizin de bu yeteneği geliştirmesine yardım edin. Unutmayın ki, evlilikleri sorunlar değil, sorunlara karşı gösterilen tavırlar bitirir!

Candan Ünal

Bütün Suç Gecelerin!

İnsanlar ikiye ayrılır: Normal yaşayanlar ve anormaller! Normal yaşayanlar, muhtemelen bu yazıyı güneş hala gökyüzündeyken okurlar.Normal insanlar, akşam normal saatte yatıp, sabah erken kalkıp, hayatının gerektirdiği ne ise, gün içinde yapanlardan oluşur. Anormaller ise, bana benzer. Vampir gibi gece yaşayıp, çoğunlukla güneşi görmezler.

Anormaller geceye aşıktır. Bunun sinyallerini de genç yaşta verirler. Lise çağlarında, sıranın arkasında uyuyan ve ailesinin tüm kızgınlığına karşın, yatağın içinde uyanık kalan, sabah servisini kaçırıp okula geciken tipler, ileride anormaller grubuna girmeye adaydırlar.

Okuldan mezun olup, aile baskısıyla bir işe girerler. İş yerinden de, sabah geç kalmaları yüzünden kovulurlar. O zaman gerçekten yapmak istedikleri işi bulurlar. Anormaller, muhtemelen anormal işler yaparlar. Sanat, eğlence sektörü, hizmet sektörü gibi, akıllı insanın yapmayacağı işleri seçerler.

Ben de onlardan biriyim. Çocukluğumda da inatçı, dediğim dedik ve dik kafalı bir kızdım. Şarkı söylemeye tutkuyla bağlıydım. Ailemi, akrabalarımı, sosyal çevreyi ezip geçtim. Şarkıcı oldum! İyi de yaptım bence çünkü mesleğime aşığım.

Sonra baktım ki, sahnede rahat durmuyorum. Bir şeyler eksik kalıyor. Gidip tiyatroya bulaştım. Eğitimini aldım, şans yüzüme güldü. Büyük isimlerle sahneyi paylaşmak ve iki işi birleştirerek müzikallerde oynamak kısmet oldu. Bunun için gece gündüz çalıştım dersem yalan olur, sadece geceleri çalıştım. Bunu da cebime koyup, sahneye geri döndüm ve şarkılarıma eşlik eden şovlar ekledim.

Gençliğinde çoğu insan şiir yazar, ilk aşkın getirisi olarak. Ama yıllar geçtikçe bu hevesten vazgeçer pek çoğu, zaten devam edenler şair olur. Ben de şiir yazıp bırakmayanlardanım ancak yıllar içinde şiirlerimin kompozisyona dönüştüğünü fark ettim. Bu sefer yazmaya başladım. Yazdıklarım, birkaç yarışmada ödül alınca, bu işin de üstüne gitmeye kara verdim.

Bütün bunları yaparken; araya iki evlilik, iki uzun ilişki, birkaç da kısa ilişki sıkıştırmayı başarınca, olayın rengi değişti. Söylediğim şarkıların aşk kokanları daha içli, oynadığım karakterlerin aşkla yoğrulanları daha gerçekçi ve kelimelerim hep aşka çıkar oldu. Bugüne kadar yaptığım her şey, öğrendiğim tüm bilgiler, sonunda yolu buraya çıkartan bir mozaiğin parçaları haline geldi.

Şu anda saat sabahın 5’i ve benim uyumama, sizin uyanmanıza birkaç saat kaldı. Düşünüyorum da, başıma ne geldiyse, geceler yüzünden geldi! Orhan Veli der ya, “Beni bu güzel havalar mahvetti!” diye; beni de geceler mahvetti! Gerçi, iyi de etti!

Ancak madalyonun diğer yüzüne bakarsak; şimdi evinde, sıcacık yatağında, sevdiği insana sarılıp yatan, mutlu bir hayatı paylaşan, tüm dertleri ve sorunları birlikte aşan normal insanlara da öykünmüyor değilim. Beceremiyor olmam gecenin suçu, benim değil!

Candan Ünal

Eskimeyen Sevgili…

Şimdi çok uzaktasın! Çok olmasa da, uzaktasın işte! Aklım sende, acaba orada doğum gününü hatırlar mı kimse? Yalnızlığı ne kadar sevsen de, insan doğum gününde hatırlanmak ister.Sen garip bir adamsın gerçi, kendin bile unutmuş olabilirsin bu özel günü. Ben unutmadım! Sevgiden olmalı! Seni sevdikçe ne kadar çoğalıyorum, bilemezsin. Bilemezsin çünkü yanımda değilsin.

İçimdekilerin adını henüz koyamadım. Bu da aşkın bir türü ama hangisi? Gerçek aşk nedir? Karşılıksız sevmek, bıkıp usanmadan beklemek mi? Bir gün döneceğini, her şeyin yoluna gireceğini ummak mı? Birlikte olmanın imkansız olduğunu bile bile, sevmeye devam etmek mi? Peki, aşk gerçek olmak zorunda mı?

Belki ben kendi hayallerime kapılıp, olmayacak duaya amin diyerek seviyorsam, bu aşk değil mi? Arada bir telefonda sohbet ederek ama hiç yüzünü görmeyerek yaşıyorsam, bu aşkın sınırları içine girmez mi? Sevgiyle aşkı birbirinden ayıran o kesin çizginin tam üstünde duruyorsam, nereye ait olabilirim?

Seni seviyorum çünkü sende büyüyor yüreğim. O yüzden bu tırnaklarımı geçirip, kalbimi kanatarak sende durma isteğim. Belki sadece yorgunluktandır. Hayatıma gelmiş ve gitmiş aşkların özetine bakıp, elimde tuttuğum birkaç anıdan başkasına sahip olmadığımı görünce, sende kalmaya ikna etmiş olabilirim kalbimi.

Seni sevmenin başka bir garipliği daha var. “Hayatınızda kimse var mı?” sorusuna cevabım hayır! Ancak “Kalbinizde kimse var mı?” sorusuna evet diyebileceğim tek ilişkimsin. Bizi anlatmaya çalıştığım hiçbir hikayenin tutarlılığı yok! Hatta yazsam, masal anlatıyorum zannedecekler. Varlığını inandırmak bile zor!

Yine de seviyorum seni! Sende bana ait olan şeyleri, bende senden kalan izleri, bir şiirin bir dizesini, bir cümleni, bir kokuyu, bir resmi, senden gelen ve bende iz bırakan her şeyi seviyorum. Şu sevdiğim şarkıdaki gibi: “Sen benim eskimeyen eski sevgilimsin!”

İnsanın çekmekten zevk aldığı tek acı, aşk acısı olmalı! Hasretin, yoksunluğun ve yalnızlığın tüm ızdırabına karşılık, sadece kalbin sesine güvenerek dayanıyor insan. Sen varmışsın gibi yaşamak hala; başkasına dokunmadan, bakmadan, ilgilenmeden yaşamak, üstelik bütün olanaksızlığına karşın aşkın, ürkütücü!

Bu akşam bir dilim pastanın üstüne, bir mum koyup, yokluğun ve ben doğum gününü kutlayacağız. İçten bir teşekkür edip, kalbimin hala çiçek açmasını sağladığın için sana; üfleyip mumları, bir de dilek tutacağız. Doğum Günün Kutlu Olsun Eskimeyen Sevgili….

Herkes Başka Birinin Şeytanıdır!

Elinizi hiç kağıt kesti mi? Bıçaktan ve tüm kesici aletlerden daha fazla acıttığını biliyor musunuz? Günler süren bir sızı yaratır. Kabuk bağlamaz, geçmez, yani öldürmez ama süründürür…Pek çok kişinin hayatından, iz bırakan biri gelip geçmiştir. Duvara çarpmış gibi sersemletir. Uzun süre kendine gelemezsin. Üstünden kaç aşk gelip geçer, o bir türlü geçmez. Sırası gelince herkes o vurgunu yer. Kaçmak neredeyse imkansızdır!

“Hayatta bir kere mi aşık olunur?” Bu tartışma yıllardır sürer gider. Kimine göre insan gerçek aşkla bir kere tanışır; kimine göre aşk insanın karşısına pek çok defa çıkabilir. O kısım bence aşka nasıl baktığınıza göre değişir ancak şu bir gerçek ki, insan bir kere kalbin bekaretini bozacak darbeyi yer.

Genellikle 20-40 yaşları arasında bir yerde, ömrünüzün sonuna kadar adını unutmayacağınız ve yüreğinizde kağıt kesiğine benzer bir acı bırakan şahısla karşılaşırsınız. Suçiçeği veya kızamık geçirmek gibidir. Tek fark, sizi aşı da kurtaramaz!

Öteki tarafta cehennem vardır ya da yoktur, orası inancınıza kalmış ama dünyada cehennemi yaşadığınız süreç, o şeytanla karşılaştığınız zamandır. Hepimizin hayatında birinin parmak izi kalır. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, onun bıraktığı izler kolay kolay silinmez.

Şahit olduğum, dinlediğim ve yaşadığım pek çok hayat hikayesinde, bu durum dikkatimi çekmiştir. Yaşadığımız hayat, uzun bir yolculuktur. Arabayla uçsuz bucaksız bir yolda ilerlediğinizi hayal edin. Yolun bir yerinde karşınıza bir tabela çıkar. Üstünde “ Gerçek Dünyaya Hoş Geldiniz!” yazıyordur. Elbette o yazıyı görmezsiniz, siz o sırada tabelayı elinde tutan kişiye bakıyorsunuzdur!

Verdiğiniz bu moladan sonra, elinizde sarsılmış inançlarınız duruyordur. O güne kadar bildiğiniz her şeyin yanlış olduğunu görürsünüz. Ve kalbin bekareti bozulmuştur! Aşk, sevgi ve insanlar üzerine inandığınız bütün değerler, yerle bir olmuştur. Sizin şeytan üstüne düşeni yapmış ve yüreğinizde iyileşmesi zor olan o yarayı açmıştır.

Ardından dökülen gözyaşları, beddualar, içilen yüzlerce sigara ve kadehler dolusu alkol; hiçbiri kısa zamanda toparlanmanızı sağlamaz. Aradan yıllar geçer, siz yeniden seversiniz, belki evlenirsiniz, hayat devam eder. O kişiyi affedersiniz. Aklınızın ucundan bile geçmez üstelik! Ama o kağıt kesiği yok mu? Hiç ummadığınız yerlerde ortaya çıkar. Bir filmin içinde bir sahnede, bir romanın ortasında, bir dostun başından geçen olayda, birden kendini hatırlatır. Yüreğinizdeki sızıyı hissedersiniz.

Bu acıyı yaşamayan yürekler kolay kolay büyümez. Hayat karnesinin önemli derslerinden biri olan Şeytan ile Karşılaşma, diploma alabilmenizin gerekliliğidir. Ancak şunu unutmayın! Farkında olun ya da olmayın, siz de başka birinin hayat yolculuğunda elinizde bu tabelayı mutlaka tutarsınız: “Gerçek Dünyaya Hoş Geldiniz!”

Candan Ünal

Sen Gitmeden Önce…

Sen gitmeden önce, sanki hayatım başka renkti. Şimdi bütün dengelerim bozuldu. Dilimde tuhaf bir yalnızlık tadı var. Sözcüklerimin keyifsizliğinden olmalı!Sen gitmeden önce, sanki her şey yerli yerindeydi. Güneşin sıcağı kavurmuyor artık. Yıldızlar da parlamıyor galiba. Gecelerin ise ne kadar uzun sürdüğünü anlatamam.

Sen gitmeden önce, ben mutlu bir kadındım. Dostlarım vardı, hala var ama o kahkaha dolu sohbetler kayboldu. Sahi, ben en son ne zaman şöyle içimden gelerek, doyasıya bir kahkaha atmıştım? Hatırlamıyorum! Dilimde ayrılığın kavuran acısından başka söz olmayınca, dostlar da dinlemekten sıkıldılar demek ki!

Sen gitmeden önce, güne neşeli uyanırdım. Her sabah yataktan fırlar, sana güzel bir kahvaltı hazırlardım. Yumurtayı az pişmiş, çayı demli severdin. Benim zevkime uymasa da öyle pişirirdim. Aslında çay sevmeyen ben, seninle kaç bardak içerdim. Ellerimle hazırlardım o gün giyeceğin takımı, kravatın, çorabın renkleri uysun diye dikkat ederdim. Öperek uğurlardım kapıdan, hayırlı işler dilerdim. Şimdi her gece uyanık belki gelirsin diye bekleyip, ezan saati sızıp kalıyorum. Ne güneşin nasıl doğduğunu görüyorum, ne çocukların okul servisine binişlerini seyrediyorum.

Sen gitmeden önce, gündüzleri yapacak çok işim olurdu. Evi temizlerdim, mutfakta uzun saatler geçirirdim. İnternette değişik yemek tarifleri arar, akşama pişirirdim. Hafta sonu güzel vakit geçirelim diye, mutlaka bir etkinlik ayarlardım. Hangi caz konseri, film, tiyatro varsa takip ederdim. Hatta bir kere operaya götürmüştüm de, uyumuştun. Baleyi de güzel kızlar var diye seyrederdin.

Sen gitmeden önce, okuduğun kitapları ben de okurdum, üstüne sohbet ederdik. Gelecek için planlar yapardık. Para biriktirip senden habersiz, sana emeklilik bile yaptırmıştım. Gerçek sevgi budur demiştin öğrendiğinde, birini sevmek budur. Alnımdan öpmüştün.

Sen gitmeden önce, bir hayatım vardı, hayatımız vardı. Çok zengin değildik ama her şeye gücümüz yetiyordu. Zaten lükste gözümüz olmazdı. Arada çok istediğim bir şey olursa, taksite girer alırdın, sürpriz yapardın.

Sen gitmeden önce, sevişmek tören gibiydi. Saatler boyu birbirimizi seyrederdik. Uzun öpüşmeleri unutturmamıştı yıllar. Ayakların bana değmeden uyumazdın. Televizyonda güzel bir film izliyorsam, koltukta için geçerdi. Uyandırıp yatağa gitmeni söylediğimde, “sensiz soğuk orası” derdin.

Şimdi dönüp yaşadıklarımıza bakıyorum, ne basit gibi duran şeylermiş bizi mutlu edenler. Hepsi değişti. Dünya tersine dönüyor sanki. Sen gitmeden önce, seni çok severdim. Bir tek o aynı kaldı….

Candan Ünal

Doğum Günü Dileği!

dogum-gunuSaat gece yarısını çoktan geçti. Dudaklarımda bir hüzünlü tebessüm ve ben oturuyoruz. Bugün güzel geçecek, biliyorum.Saat 12’de başladı doğum günü kutlamaları, bugün benim günüm. Saat tam 12’yi vurduğunda telefonum çıldırmış gibi çaldı. Mesajlar, aramalar, insanın yüzünü güldüren dostlar… Onlar iyi ki varlar!Bazı insanlar, ömürleri boyunca para biriktirir, yatırım yapar, mal mülk alırlar. Ben bütün birikimlerimi sevdiklerimin üzerine yaptım. Dostların, sevgilerin üstünden kazanılan büyük bir servetim olduğunu, bugün yeniden anladım.

Sevgi, dünyanın en özel duygusu! Her kim olursanız olun, sevilmeye ihtiyacınız var ve elbette sevmeye.. Herkes kendince sever, kendince bir biçim geliştirir. Ben de bildiğim yoldan severim.

Ne kadar kalabalık olursa olsun etrafınız, sevenler ancak bazı boşlukları doldururlar. Onu da bulamayanlar var diye düşünüp şükrederim ama insan böyle özel günlerde, özel birisi olsun istiyor. Aşkla pansuman edilmeyen yaraları, hiçbir dost geçiremiyor.

Aşkın iyileştirici gücü var. Bir el dokunur bazen, sanki tüm dertleriniz silinip gider. İşte o el olmadığında, sol yanınız biraz eksik kalıyor.

Bence kalp, bize emanet edilmiş ancak paylaşıma açık olan tek organdır. Bizdeki görevi atmak olsa da, kalbinizi birisine emanet etmeniz gerekir. Süresi, içeriği çok önemli değil. Kalp kendini, başka yere ait zannederek büyür.

Bir müddet sonra sustu telefonun zili, saat gece 2’yi bile geçti. Yalnızlığımla kaldığımda anladım ki, özel günlerde gönül bir yandaş istiyor. Şimdi güvendiğin bir omuzda, mutlu bir gülümsemeyle uyuyakalmak da vardı.

Mum üflerken bir dilek tutulur ya, benim de bir dileğim var. Şu küskün yürekler, bir an önce derman bulsun. Sevdaya koşsun herkes, önümüz arkamız aşk koksun. Ne kadar çok insan sevmeye devam ederse, o kadar büyüyecek aşkın üzerimizdeki etkisi. Herkes elini tutabilsin sevdiğinin, gecelerin karanlığı çevrelemesin yalnızlıkları ve büyük tutkuların hikayeleri dolaşsın dillerde.

Doğum günümde, herkese dolu dizgin, tutkulu ve karşılıklı aşklar diliyorum. Yeni bir yaş, yeni başlangıçlar demektir. Ben nerden başlayacağımı biliyorum, yine aşktan….

Candan Ünal

Kar Altında Aşk Düşleri!

“Ne zaman sevdaya düşsem büyür yüreğim, aklımdan uzak bir hayale kapılır giderim. Ben aşkın sevdalısıyım, içimdeki çocuğu onda gizlerim….”Bugün biraz şiirsel bir giriş yaptım. Size bu yazıyı Abant Gölü’nün kenarından yazıyorum. Kaşımdaki tepelerde çam ağaçları beyaza bürünmüş. Elimde bir bardak sıcak kahve, önümde manzaraya uyan beyaz bir kağıt, gel de şiir yazma!

Bazı anlar insanın aklına kazınır ya, benim de bu manzara hafızamda yerini alacak. Saat sabahın körü, etrafta in ve cin top oynuyor. Hatta onlar bile daha uyuyor olabilirler. İki saatlik uykudan kalkıp, şurada geçireceğim kısa zamanı kaçırmamak için, kendimi otel odasından dışarı attım. Dün gece kaç saat program yaptım oysa, yorgunluktan kafamı kaldıramıyor olmam gerekirdi ama çakı gibiyim. Oksijen, temiz hava, ne kadar özlemişim! İstanbul’un kaosundan çıkmadan, bu huzura ihtiyaç duyduğunu anlamıyor insan.

Birkaç saat sonra yola koyulup, tekrar İstanbul’a döneceğim. İçime çekebildim kadar çok çekiyorum havayı. Üstelik kar seven biri olarak, kimsenin ayak izinin olmadığı beyaz yorganın üstünde yürümenin keyfini yaşıyorum. Hep burada mı kalsam acaba diye içimden geçirdim ama zor! Bu kadar dinginlik, huzur ve sükunet, bizim gibi alışık olmayan bünyeyi bozar.

Araba kornası, zaman telaşı, ilişki karmaşası olmadan nasıl yaşarım? Aslında pek de güzel yaşarım ama burada çift olmak lazım! Tek başına karda yürümüşüm, şömine önünde ısınmışım, mangalın son deminde kahve pişirmişim, ne fayda? Gönül mutlaka bir can yoldaşı arayacak kendine, bahçede beslediğin köpeğin dostluğu da bir yere kadar.

Aslına bakarsanız bütün hikaye, paylaşmak! Yalnızlığın bile keyfi, yalnız kalabildiğin zamanlarda saklı kalıyor. İçinde sevda yokken zar zor atan bir kalbiniz varsa; dünyanın en güzel yerinde bile, içinizi biraz hüzün kaplıyor. Sevginizi, ekmeğinizi, paranızı, dostluğunuzu paylaşmadan, cennette olsanız neye yarar?

Aşk da kolay iş değil, kabul ediyorum ama var olan her şeyin içinde biraz sıkıntı gizli değil mi? İçinde kum taşımıyor mu çağlayarak akan dere? Gül bile, dikeniyle birlikte yeşermiyor mu? Karı getiren, soğuk değil mi? Her güzellik, kendi içinde bir bedel ödemiyor mu?

O zaman sevda da sızısıyla geliyordur. Kalp dediğin, öyle bedavaya atmıyor. Aşk denilen mucizeyi istiyorsan, onun da karşılığı olmalı! Biraz fedakarlık, biraz empati, aşk dediğin emek kokmalı!

Zaman akıp geçmiş, bu kadın da artık yola koyulmalı. Bu güzel yerden geriye, hediye olarak şu iki satır kalmalı: “Ne zaman sevdaya düşsem büyür yüreğim, aklımdan uzak bir hayale kapılır giderim. Ben aşkın sevdalısıyım, içimdeki çocuğu onda gizlerim……”

Candan Ünal

Ne Zaman?

Ne zaman vazgeçeriz birini sevmekten? Ne zaman büyük bir aşkın yok oluşunu izleriz içimizde? Ne zaman severiz? Ne zaman sevmek isteriz? Ve ne zaman elimizde kalır hayallerimiz?Yaşam, sevmenin iniş çıkışlarıyla renklenir. Birini öyle seversiniz ki, kalbiniz acır sevmekten. Size ait olan en değerli emaneti, canınızı bile verebilecek kadar tutkuyla sevebilirsiniz. Aşkın büyülü dünyasıyla tanıştığınızda, geri dönmek çok zordur.

Sevgi ruhunuzu ele geçirdiğinde, bir gökkuşağının içinde renkten renge koşarken bulursunuz kendinizi. Dünyada artık yer çekimi yoktur. Savaşlar, açlık, hastalıklar, aşkın dansına eşlik ettiğiniz sürece kaybolmuştur. Sabah trafiğinde sıkışıp kalsanız, kime ne? Sizin düşünecek daha önemli şeyleriniz vardır. İnsanların kornalara bastığı, yüzlerinden gerginlik aktığı o anlarda, aynada gülümseyen suratınızla karşılaşırsınız.

Aşk, düşler ülkesine yapılan en değerli yolculuktur. Orada umut vardır, orada başka bir dünya ila tanışırsınız. Sanki biri sizi saydam bir balonun içine koymuş ve ipinizi bırakmıştır. Gökyüzünde süzülerek uçmak duygusu, aşkın içinde yaşanır.

Bir gün her ne oluyorsa, balon patlar. Binlerce metre yüksekten düşmeye başlarsınız. Ancak aşk, bu düşüşün de keyfini çıkartır, elbette yere yaklaştığı ana kadar. Birden fark edersiniz ki, sırtınızda paraşüt yok! Artık sizi hiçbir şey koruyamaz.

Göz göre göre, toprağa çakılırsınız. O nasıl anlatılması zor bir acıdır, nasıl bir ızdıraptır ancak yaşayan bilir. Bir anda bütün inançlarınız yıkılır. O güne kadar bildiğiniz, inandığınız ve savunduğunuz her şeyin yalan olduğunu düşünürsünüz. Çektiğiniz acı sadece bedeninizi değil, ruhunuzu da parçalar. Ayağa kalkmak istersiniz, her yanınız kırılmıştır, tekrar düşersiniz. Yardım edecek kimse var mı diye seslenirsiniz. Bazen bir el uzanır; bazen düştüğünüz yer bir çöldür, etrafta kimseyi bulamazsınız.

Aradan zaman geçer. Yaralarınız, kırıklarınız iyileşir. Ruhunuz bile toparlanır ama kalbinizin orta yerinde hep bir iz kalır. Vakit ilerledikçe, sürgün verir yürek, bahar gelir. İnancınız eksilmiş, güveniniz azalmış olsa da, “artık istemiyorum, varlığına inanmıyorum” deseniz de, bir yanınız coşmaya meyillidir. Bir kere tadına varmışsanız aşkın, için için aynı duyguya sahip olmak istersiniz.

Kimseye söylemeseniz de, uykuya dalmadan önce yalnızlığın ağır hüznünü hissedersiniz. Bir ses, bir nefes ister gönül ama izleri, sızıları dururken yaşananların, zordur cesaret bulup tekrar aşka koşmak!

Ne zaman vazgeçeriz birini sevmekten? Ne zaman büyük bir aşkın yok oluşunu izleriz içimizde? Ne zaman severiz? Ne zaman sevmek isteriz? Ve ne zaman elimizde kalır hayallerimiz?…..

Candan Ünal

Romantik Komedi!

Bazı günler, ne yapsam beni mutlu etmez. Hani canınız bir şey yemek istiyordur ama ne yiyeceğinizi bilemezsiniz. Aynı öyle bir duyguyla, ortalarda ne yapsam diye dolanırım.Kimseyle görüşmek istemezsiniz, oysa boş vakit olarak değerlendirilebilecek nadir zamanlardan biridir. Boş vakitlerimde boş oturmayı severim. Kitap okumak, film izlemek, müzik dinlemek bence boş vakit işi değildir.

Dün akşam aynı ruh haliyle salonun içinde dört döndüm. Arkadaşları davet etsem veya ben gitsem, kimseyle sohbet edecek enerjim yok. Evde bulunan artık eşyaları dönüşüm projesine girişsem diye düşündüm, evde artık yok. O zaman ruhumdaki artıkları temizlemeye girişsem, onu da yapacak cesaretim yok.

Sonunda bu ruh haline en yakışan şeyin, film izlemek olduğuna karar verdim. Mutfağa gidip mısır patlattım. Koca bir kase dolusu mısırı alıp koltuğa oturdum. Gözüm evde son kalan şarap şişesine kaydı ancak onu birkaç gün sonra yalnız başıma kutlamayı düşündüğüm doğum günüm için saklıyorum.

Elimde kumanda kanalları dolaştım. Hiçbir şey beni çekmiyor. Evde bulunan ama seyretmeye fırsatım olmadığı için, üstü hafif tozlanmış filmlere göz koydum. O an itibariyle daha büyük bir sorunla karşı karşıyayım, hangisini izleyeceğim? Gerilim, dram, komedi, romantik veya romantik komedi! Sonunda romantik komedi olan bir filmde karar kıldım. Meğer büyük bir hata yapmışım!

Kız ve çocuk birbirlerine kavuşup mutlu sona ulaşana kadar, ben salya sümük ağladım. Ayrıca öyle bir adamın sadece filmlerde var olduğu gerçeğiyle yüzleşmek, daha çok ağlamama sebep oldu. Biraz düşününce, bu tarz filmlerde genellikle erkek kahramanın, hep özenilen ve istenilen bir karakter olduğunu fark ettim.

Çok Özel Bir Kadın filmini hatırlayın, Richard Gere ve Julia Roberts’ın güçlü oyunculuklarıyla renklenen senaryoda, hepimizin ağzının suyu Richard’ın canlandırdığı karaktere akmaz mı? Gerçi laf aramızda, benim için Richard da aynı derecede etkilidir ama bu tamamen kişisel beğeniyle ilgili.

Romantik komedi filmlerinde canlandırılan erkekler, düş dünyamızı ele geçiriyor. Dün akşam film boyunca sanki kızın yerinde ben vardım. Ancak film bittiğinde gerçeklerle yüzleştim ve maalesef evimde, koltuğun üzerinde boş bir mısır kasesiyle oturuyordum.

Hayalimizdeki erkeğin sadece masallarda ve filmlerde olduğu gerçeği, bu sebeple doğrudur. Orada bize olmayacak bir kadın karakterini pek sunmazlar. Erkeklerin ağzından kaç kere “Benim istediğim kadın ancak filmlerde var?” cümlesi duyulmuştur ki!

Bugün itibariyle ruh halimin belirsiz olduğu, her an her yöne kayabileceğim zamanlarda, romantik komedi izlememe kararı aldım. Hatta romantik komedileri protesto edebilirim. Bizi hayal dünyasına yollayarak, gerçeklerden uzak bir peri masalı aramaya yönlendiriyorlar.

Olsun! Siz böyle arada sinirlenip söylediklerime bakmayın. Ben iflah olmaz bir aşk kadınıyım. Mutlaka gerçeklik payı vardır. Bu kadar çok film, bir yalanı anlatıyor olamaz, değil mi? Öyle bile olsa, kanmaya gönüllü olduğum en sevimli yalan budur!

Candan Ünal

Karşılıksız Sevmeyi Biliyor musunuz?

Sevmek, insanın en değerli duygusudur. Yaşamın temel taşı ve belirleyicisidir. Denizi, güneşi, mehtabı, beslediğimiz hayvanı sevmekten mutluluk duyarız. Ancak konu insanı sevmeye gelince, dengeler bozulur.Mehtabı severiz çünkü ondan bir beklentimiz yoktur. Mehtapsız geceler bizi hayal kırıklığına uğratmaz. Onun varlığı bizim için yeterlidir, mehtap da bizi sevsin diye beklemeyiz.

Konu ne zaman bir insanı sevmeye gelse, beklentilerimiz de başlar. Sevgimize karşı sevgi isteriz. Birini sevdiğimiz zaman, kendimizden de hoşnut oluruz çünkü iyi bir davranış içindeyizdir. Bununla birlikte, karşımızdaki kişi bizi sevsin diye, tavrımızı değiştirmeye, gereğinden fazla taviz vermeye başladığımızda; sevdiğimiz kişinin bize bir şekilde borçlandığını düşünürüz. Sevgimiz karşılıksız kaldığında, kalbimizin ortasına büyük bir acı çöker.

Çoğu insan, hayatında en az bir kere bu acıyı yaşamıştır. Bu öyle şiddetli, derin ve sarsan bir acıdır ki; bizi hem psikolojik, hem fiziksel olarak tüketir. Kendimizi değersiz ve yersiz hissetmemize sebep olur.

Sevgisizlik, zaman içinde farklı duyguların oluşmasına yol açar. Nefret, öfke, yaşamdan vazgeçme, özgüven eksikliği gibi duygular, genellikle bu tarz bir kaybedişin ardından ortaya çıkar. Çevrenizdeki sert, bencil, çabuk yıkıp geçebilen, karşısındakini düşünmeyen insanları düşünün. Onların hayat hikayelerini dinlerseniz, geçmişte yaşanan pek çok hayal kırıklığının izlerini bulursunuz.

Sevgiyi yakalayamamak, arka arkaya yaşanan kötü deneyimler, zamanla kişinin düşünce yapısını ve davranışlarını etkiler. Sevgisizlikle yoğrulan insanlar, sonunda başkalarına zarar vermekten zevk alır hale gelirler. “Madem beni sevmiyorlar, o zaman korksunlar “ düşüncesi gelişir.

Sevgisiz insanlar, başkaları üzerinde güç uygularlar. Vermekten, paylaşmaktan kaçınırlar. Parçalamak, dağıtmak, yok etmek eğilimindedirler. Böylece daha üstün ve daha iyi olduklarını hissederler. Bu durum zamanla oluşur. Yaşadığımız acı dolu deneyimler, yavaş yavaş ruhumuzu ele geçirir. Bu yoldan çıkmak, kendimizi mutlu etmek için yapmamız gereken şey, değişmektir.

Sevme biçimimizi, sevgiye bakış açımızı değiştirmemiz gerekir. Sevmek; karşılık görelim veya görmeyelim, değerli ve doyurucu bir duygudur. Sevgimize karşılık beklemek, ticari bir anlaşmaya benzer. Oysa beklentisiz sevgi, sizi hayal kırıklıklarından ve yaşayacağınız o büyük bozgunlarından kurtaracaktır.

Karşımızdakileri değiştirme çabası içine girmeden, olduğu gibi sevmeye başladığımızda, sevmek yeteneğini kazanırız. Beklentileriniz ne kadar yüksek olursa, sevgisizliğe de o kadar yakın durursunuz. Beklediğini bulamayan sevgi, ruhsal rahatsızlıkları ve mutsuzluğu getirir. Gerçek sevgiyle tanıştığınızda; gerçek mutlulukla, özgürlükle, ruhun sonsuz dinginliğiyle ve dünyanın size sunduğu mucizelerle karşılaşırsınız. Karşılıksız sevin! Sevdikçe çoğalacaksınız….Candan Ünal

Next Page »